Atmosfer, gerek fonksiyonları gerekse kimyasal
bileşimiyle yaşam için zorunlu, mükemmel bir örtüdür. Güneş, çok farklı
dalga boylarında ışığı yayar. Ancak bu dalga boylarından sadece çok dar
bir aralık yaşam için gerekli olan ışığı içerir. Ve bu noktada önemli
bir mucize görülür; atmosfer öyle bir yapıya sahiptir ki, sadece yaşam
için gerekli olan aralıktaki ışığın geçmesine izin verirken, yaşam için
zararlı olan X ışınlarını, gama ışınlarını ve diğer zararlı tüm ışınları
emer ya da geri yansıtır. Yaşam için son derece önemli olan bu
seçilimden sorumlu olan atmosfer tabakası ise, kimyasal formülü O3 olan
“ozon tabakası”dır. Ozon tabakasının evrendeki diğer 1025 adet farklı
dalga boyuna sahip ışın cinsi arasından, yalnızca yaşam için gerekli
4500 – 7500 A0 aralığındaki görünür ışığı geçirmesi bizim için özel
tasarlanmış bir mucize olduğunun göstergesidir. Eğer atmosfer bu
aralıkta bulunan ışığı geçirmeseydi veya bu ışıkla birlikte farklı dalga
boylarındaki ışıkları da geçirseydi, yeryüzünde canlılık kesinlikle
oluşamazdı. Bu, canlılığın oluşması için gereken yüzbinlerce koşuldan
sadece bir tanesidir ve bu koşulların tamamının eksiksiz olarak
oluşması, canlılığın tesadüfen meydana gelmesinin kesinlikle imkansız
olduğunu gösterir.
Farklı dalga boyundaki ışıklar farklı renkler demektir.
Gördüğümüz bütün renkler belirli bir dalga boyuna ve frekansa sahiptir.
Örneğin kırmızının dalga boyu mordan uzundur. Bizim renkleri
görebilmemizin sebebi ise gözlerimizin bu hassas dalga boylarını
algılayacak ve beynimizin de bunları yorumlayacak şekilde
yaratılmasından kaynaklanır.
Işığın dalga boyu “nanometre” adı verilen bir birimle tanımlanır. Bir
nanometre ise metrenin milyarda birine eşittir. Örneğin kırmızının dalga
boyu 770, koyu morun ise 390 nanometredir. Ancak bu o kadar küçük bir
birimdir ki, insanın gözünde canlandırabilmesi kesinlikle imkansızdır.
Bu ışıkların bir de frekansları vardır. Bu frekans “hertz” veya
saniyedeki devir sayısıyla ölçülür. Bir devir ise dalganın en üst ve en
alt noktası arasındaki mesafedir. Işık saniyede 300.000 km yol alır.
Eğer dalga boyu daha küçük ise fotonlar aynı sürede daha fazla mesafe
kat etmek zorunda kalırlar.
Buraya kadar anlatılan özelliklerden anlaşılacağı gibi bitkinin
kullandığı ışık çok özel bir yapıya sahiptir. Bu ışık, hem atmosferde
hassas bir elekten geçirilerek süzülür, hem bizim algılayamayacağımız
kadar küçük bir mesafe aralığında hareket eder, hem de bilinen en büyük
hıza sahiptir. Ayrıca hem dalga olarak hem de foton denilen tanecikler
şeklinde hareket ettiği için maddeleri oluşturan atomlara çarparak
kimyasal reaksiyonlara sebep olma özelliğine de sahiptir.
Bu kadar kompleks bir yapıya sahip olan ışık büyük mesafeler katedip
bitkiye ulaştığında, özel bir anten sistemi tarafından algılanır.
Bitkide bulunan bu anten sistemi o kadar hassas bir yapıya sahiptir ki,
sadece bu çok küçük bir dalga aralığında bulunan ışığı yakalayacak ve bu
ışığı işleyecek sistemleri başlatacak şekilde yaratılmıştır. Eğer ışık
herhangi başka bir değere, hıza veya frekansa sahip olsaydı, pigment
(bitkinin anteni) bu ışığı göremeyecek ve işlem daha başlamadan sona
erecekti. Pigment ve ışık arasındaki uyum, çok sık karşılaştığımız özel
yaratılış örneklerindendir. Örneğin kulak ve ses dalgası, göz ve ışık,
besinler ve sindirim sistemi gibi sayısız uyumlu yaratılış örneği
mevcuttur. Ne ışık kendi dalga boyunu ayarlar ne de pigment
algılayabileceği ışık boyunu seçme şansına sahiptir. Açıktır ki, ikisi
de bu sistem için özel olarak yaratılmışlardır.
RENKLİ BİR DÜNYADA YAŞAMAMIZI SAĞLAYAN MUCİZE!

Yapraklar bize yeşil gibi görünürler, çünkü yeşil ışık klorofil vasıtasıyla iletilir ya da yansıtılır.
|
Işığı emen bütün maddelere pigment adı verilir.
Pigmentlerin renkleri, yansıtılan ışığın dalga boyundan, başka bir
deyişle madde tarafından emilmeyen ışıktan kaynaklanır. Bütün
fotosentetik hücrelerde bulunan ve bir tür pigment olan klorofil, yeşil
dışında, görünen ışığın bütün dalga boylarını emer.

Fotosentez işleminde görev alan anten, yüzlerce klorofil ve karotenoid
molekülünden ve reaksiyon merkezi olan klorofil a molekülünden oluşur.
|
Yaprakların yeşil olmasının sebebi yansıtılan bu
ışıktır. Siyah pigmentler kendilerine çarpan ışığın bütün dalga
boylarını emerler. Beyaz pigmentler ise kendilerine çarpan ışığın
neredeyse bütün dalga boylarını yansıtırlar.
Örneğin bitkilerdeki klorofil ismi verilen pigmentler hem yeşil rengin
oluşmasını sağlayan, hem de fotosentezin gerçekleştiği yerlerdir.
Pigment, karbon, hidrojen, magnezyum, nitrojen gibi atomların biraraya
gelerek oluşturdukları moleküllerin gerçekleştirdikleri bir yapıdır.
İşte bu tür bir pigment olan klorofil hayatın devamında çok önemli bir
role sahip olan fotosentezi, hiç durmaksızın gerçekleştirir. Klorofil
pigmentinin boyutlarını düşündüğümüzde konunun ne kadar ince ve hassas
hesaplar üzerine kurulu olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
250-400 kadar klorofil molekülü gruplar şeklinde organize olarak,
“fotosistem” adı verilen ve çok hayati işlemler gerçekleştiren bir yapı
oluştururlar. Bir fotosistem içindeki bütün klorofil molekülleri, ışığı
emme özelliğine sahiptirler; ama her fotosistemde sadece bir klorofil
molekülü gerçekten ışıktan elde edilen kimyasal enerjiyi kullanır.
Enerjiyi kullanan molekül, fotosistemin ortasına yerleşerek, sistemin
reaksiyon merkezini tespit eder. Diğer klorofil molekülleri “anten
pigmentler” olarak adlandırılırlar. Klorofil a olarak adlandırılan
reaksiyon merkezinin çevresinde anten benzeri bir ağ oluşturarak
reaksiyon merkezi (yani klorofil a) için ışık toplarlar. Reaksiyon
merkezi 250′den fazla anten molekülünün birinden enerji aldığında,
elektronlarından biri daha yüksek bir enerji seviyesine çıkarak bir
alıcı moleküle transfer olur. Yani klorofil a’ya ait olan bir elektron,
etrafta dizilmiş bulunan diğer klorofil moleküllerine geçer. Bu sayede
zincirleme bir reaksiyon ve elektron akışı dolayısıyla fotosentez de
başlamış olur. Bu yüzden pigment dediğimiz organlar fotosentez işlevi
içinde hayati bir rol oynamaktadırlar. Bu çok özel yapılı moleküller
aynı zamanda çevremizdeki yeşil bitki dünyasını oluşturmaktadırlar.

Kloroplastı oluşturan parçalar incelendiğinde hassas hesaplamalar
üzerine kurulmuş, detaylı bir sistemin olduğu görülecektir. Gözle
görülmeyecek kadar küçük alanlara böyle detaylı tasarımları yerleştiren
yüce Allah’tır.
|
Bir bahçeye girdiğimizde insanı etkileyen parlak renklere ve
desenlere sahip çiçeklerle karşılaşırız. Mesela bir kırmızı gülle
karşılaştığımızda gülün rengi hoşumuza gider; gülün asıl renginin ne
olduğunu bilmeden hayranlıkla seyrederiz. Aslında gülün koyu kırmızı
rengi, gülün içindeki pigmentlerin bu dalga boyundaki ışınları bir ayna
gibi yansıtmasından kaynaklanır. Gülün yapraklarında bulunan pigmentler
gelen ışığın tamamını emerek, sadece kırmızı rengi temsil eden dalga
boyundaki ışığı yansıtırlar ve biz bu yansıyan dalga boyunu kırmızı
olarak görürüz.
|
PİGMENTLER VE EVRİMCİLERİN AKIL DIŞI SENARYOLARI
Görünür ışık, pigmentlerin ortaya çıkardığı renkler ve bu milyonlarca
tondaki renkleri algılayan gözlerimiz, Allah tarafından sonsuz bir ilim
ve sanatla yaratılmıştır. Birisi olmadan diğerinin anlamını yitireceği
bu sistemde renkler, ışık ve göz mükemmel bir uyum içindedir.
Bitkilerdeki pigmentin yaratılışında kullanılan malzeme insan gözündeki pigment olan retina için de kullanılmıştır.
Ama aynı malzeme bitkide fotosentezi başlatırken, insan
gözünde görüntüyle ilgili mesajları beyne iletmekle görevlendirilmiştir.
Birkaç atomun birleşmesinden meydana gelen bir maddenin, bulunduğu yere
göre farklı özelliklere ve görevlere sahip olabilmesi olağanüstü bir
durumdur. Saatte 500 km hızla beyne mesaj ileten 600 bin sinirle beyne
bağlı olan göz, aynı anda 1,5 milyon mesaj alıp bunları düzenler ve
beyne gönderir. İnsan gözündeki kompleks sistem gibi pigmentlerin
bitkide yaptıkları görev de çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Evrimciler
pigmentle ilgili sistemleri açıklarken sistemin kompleks yapısını ve
her bir parçasının aynı anda yaratılmış olması gerektiğini hiç gündeme
getirmezler.

Yukarıda mikroskop altındaki resmi görülen tek hücreli bir canlıdır.
Evrimciler buna benzer bir tek hücreliden bitkilerin, hayvanların,
insanların, kısacası tüm canlıların evrimleştiğini öne süren hayali bir
senaryoya sahiptirler.
|
Klasik evrim senaryosuna göre bitkiler güneş enerjisini
kullanma ihtiyacı duymuş, bunun için de -her nasılsa- pigmentleri
üretmişlerdir. Burada unutulmaması gereken, bu bitkilerin daha önceden
pigment gibi bir yapıdan haberdar olmamaları ve pigment görevini gören
bir sistemi de bilmiyor olmalarıdır. Evrimcilerin neyi savundukları
burada açık bir biçimde ortaya konduğunda teorinin sahip olduğu mantık
hezimeti de daha net karşımıza çıkar.
Evrimcilere göre, hayatta kalmak için bir enerji kaynağı
arayan, bir bilince ve akla sahip olmayan tek hücreli bir canlı nasıl
olmuşsa Güneş’in ekonomik ve sürekli bir enerji kaynağı olduğunu tespit
etmiştir. Sonra, bu enerjiyi nasıl kullanılır hale getirebileceğini
‘düşünmüş’ ve günümüzün bilim adamlarının dahi çözemediği sorunları
çözerek, güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürebilecek bir anten
sistemi planlamıştır. Bunun için Güneş’in uygun dalga boylarını,
elektron akışını sağlayacak kimyasal formülleri çözdükten sonra üretim
işine başlamış ve belirli kimyasalları hassas oranlarda biraraya
getirerek pigmenti üretmiştir. İşte evrimcilerin akıl almaz senaryosu
budur.
Bu senaryo akıl dışı olmasının yanında, birçok açıdan da çıkmaza
girmektedir. Herşeyden önce, son zamanlarda yapılan çalışmalarda
bitkilerin ortak bir atadan evrimleşmedikleri kesin olarak ortaya
çıkmıştır. Evrimcilerin gerçek dışı iddialarına göre bunun bir anlamı da
şudur: her bitki türü fotosentez sistemini ayrı ayrı, diğerlerinden
bağımsız olarak geliştirmiştir. Bu hayal dünyasının sınırlarını iyice
zorlayan bir senaryodur. Çünkü, tek bir bitkinin dahi fotosentez gibi,
günümüzün ileri teknoloji ve bilim seviyesi ile taklit dahi edilemeyen
kompleks bir sistemi tesadüfen elde etmesi imkansızdır. Bu imkansızlık
açıkça ortada olmasına rağmen evrimciler, bu imkansızlığın defalarca
tekrarlandığını iddia edecek kadar akıl ve mantığa aykırı
düşünmektedirler. Oysa daha ileride de göreceğimiz gibi fotosentezin
önemli bir parçası olan pigmentlerin oluşturduğu antenler ve onlara
bağlı olarak çalışan sistemlerin tasarımı tesadüfle izah edilemeyecek
kadar olağanüstü bir yapıyı ortaya koymaktadırlar.
www.bitkilerevrimicurutuyor.com
FOTOSENTEZİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
Fotosentez çok karmaşık ve hassas bir süreçtir. Fotosentezi yapan
bitkinin her parçası bu iş için özel yapılara sahiptir. Ancak
fotosentezin gerçekleşmesi için gerekli olan unsurlar bitkinin yapısıyla
sınırlı değildir. Bitkinin yapısı dışında ihtiyaç duyulan faktörlerin
en önemlilerinden biri de kuşkusuz ışıktır. Daha önce gördüğümüz gibi,
Dünya’ya gelen ışığın dalga boyu ile bitkilerdeki anten ve pigment
sistemi birbirleriyle mükemmel bir uyum içinde yaratılmışlardır. Ancak
ışığın dalga boyu yanında, fotosentezi etkileyen başka dengeler de
vardır.
1. IŞIĞIN ŞİDDETİ VE SÜRESİ
 
Güneş ışığını direkt alarak fotosentez yapabilen çiçekli bitkilerin
yanısıra, gölge alanlardaki kısıtlı ışıkla fotosentez yapabilecek
özelliklere sahip olan bitkiler de vardır. Ihlamur (üstte solda) ve
karaağaç (ortada) bu türdeki ağaçlardandır.
|
Fotosentez, ışığın şiddeti ve süresine bağlı olarak
değişir. Ayrıca, ışığın doğrudan ya da dağılmış olarak gelmesi de
fotosentez açısından önemlidir. Doğrudan veya direkt ışık ile bulut, sis
ve diğer cisimlere çarparak yayılan ışık arasında önemli farklar
bulunur. Doğrudan gelen ışınlar toplam ışığın %35′ini, yayılan ışık ise
%50-60′ını oluşturur. Yayılan ışığın fizyolojik kalitesi daha yüksek
olduğu için bitkilerin ihtiyacı olan ışık açığı karşılanmış olur.
Bitkiler de bu iki ışık türüne duydukları ihtiyaca göre, “güneş
bitkileri” ve “gölge bitkileri” olarak ikiye ayrılırlar. Güneş
bitkileri, doğrudan güneş ışığını alarak maksimum verim elde edecek
şekilde yaratılmışken, gölge bitkileri orman gibi gölgeli alanlarda veya
soğuk-bulutlu iklimlerde, dolaylı olarak gelen ışıkla maksimum
fotosentez yapacak şekilde yaratılmışlardır.
Gürgen, ıhlamur, karaağaç, dişbudak, sedir ve ardıç ağaçları ise iki ortamda da yaşayabilecek şekilde yaratılmışlardır.
2. IŞIĞIN MİKTARI VEYA YOĞUNLUĞU
Yılın belli mevsimlerinde ekvatordan kuzeye ve güneye doğru gidildikçe
aydınlanma ve buna bağlı olarak fotosentez süresi artar. Bu
aydınlanmanın süresi, bitkilerde büyük değişiklikler yaşanmasına sebep
olur. Fotosentezin artmasıyla bitkilerdeki büyüme, çiçeklenme,
yapraklanma gibi gelişim süreçleri değişir. Bu durumda kısa sürede
süratli bir büyüme gerçekleşir. Bu ışık özelliği nedeniyle çiçekler uzun
ve kısa gündüz bitkileri olarak ikiye ayrılır. Örneğin, kısa gündüz
bitkisi olan kasımpatı, sonbahar başlarında, gündüzün kısa olduğu
zamanlarda çiçek açar, uzun günlerde ise çiçeksiz olarak büyür. Ancak
ışık şiddeti ne kadar artarsa artsın fotosentez sadece belirli sınırlar
içerisinde faaliyetine devam eder.
3. ISI
 
Kasımpatı, sonbahar başlarında, gündüzün kısa olduğu zamanlarda çiçek açar. Kısa zamanda çok süratli bir büyüme gösterir.
|
Bitkilerin fotosentez yapabilmeleri ve hayatlarını
sürdürebilmeleri için ısıya ihtiyaçları vardır. Belirli bir sıcaklıkta
tomurcuklarını patlatarak çiçek açan, yapraklanan bitkiler, ısı belli
bir sıcaklığın altına düştüğünde yaşamsal faaliyetlerini sona
erdirirler. Örneğin, genelde ısı 10 derecenin üzerinde olduğunda orman
ağaçları büyüme devresine girerler. Tarımda ise bu sınır 5 derecedir.
Isı arttıkça kimyasal işlemler de iki ya da üç misli artar. Ancak ısı,
38-45 dereceyi aştığında, bitkinin büyümesi türüne göre yavaşlar, hatta
durur.
Bir bütün olarak fotosentezin aşamalarına, fotosentez yapan
organizmalara, bu işlemi yapmak için ihtiyaç duydukları özel koşullara
bakıldığında yaratılışın önemli delilleri görülür. Hassas ve muntazam
ölçülerin biraraya gelmesiyle bir anlam kazanan bu sistem herşeyin
yaratıcısı, sonsuz ilim sahibi Allah tarafından yaratılmış ve insanın
emrine verilmiş bir nimettir.
4. FOTOSENTEZ İÇİN GECENİN ÖNEMİ
Fotosentezin meydana gelmesi için birarada bulunması gereken koşullar
oldukça fazladır ve bunlardan biri olmadığında fotosentez de olmaz. Bu
koşullardan biri de gecedir. Bitkilerin yaşama ve büyüme faaliyetleri,
gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farklarıyla yakından ilgilidir. Bazı
bitkiler gündüz fazla sıcaklığa ihtiyaç duyarken geceleri düşük sıcaklık
isterler. Bazıları ise bu farkı istemezler.
Güneş’in doğmasıyla birlikte, yaprakta terleme ve buna bağlı olarak
fotosentez artmaya başlar. Öğleden sonra ise bu olay tersine döner; yani
fotosentez yavaşlar, solunum artar, çünkü sıcaklığın artmasıyla
birlikte terleme de hızlanmaktadır. Geceleyin ise sıcaklığın azalmasıyla
birlikte terleme yavaşlar ve bitki rahatlar. Eğer geceyi sadece bir gün
yaşamasak, bitkilerin çoğu ölürdü. Gece, aynı insanlar için olduğu
gibi, bitkiler için de bir dinlenme ve dinçleşme anlamına gelir.
 
Güneş ışınları, bitkiler için yapraklarda terlemenin dolayısıyla
fotosentezin başlaması demektir. Alchemilla adlı bitkide gece ile
birlikte terleme yavaşlar ve bitki dinlenmeye geçer.
|
Allah Kuran’da gece ile gündüzü, Ay ile Güneş’i ve tüm bitkileri insanların hizmetine verdiğini şöyle bildirmiştir:
Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da
O’nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını
kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır. Yerde sizin için
üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz
bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi,
12-13)
Başka ayetlerde ise, geceyi yaratanın Allah olduğu, O’nun dışında başka
hiçbir varlığın buna güç yetiremeyeceği şöyle haber verilir:
De ki: “Gördünüz mü söyleyin, Allah kıyamet gününe kadar gündüzü sizin
üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa Allah’ın dışında size içinde
dinleneceğiniz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz?
Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için, dinlenmeniz ve O’nun
fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü var etti. Umulur
ki şükredersiniz. (Kasas Suresi, 72-73)
5. KARBON ÇEVRİMİ

Yeryüzünde birçok etmen atmosfere karbondioksit bırakılmasına neden
olur. Örneğin canlıların nefes alıp vermesi, ölü canlılar, fosiller veya
ağaçların yakılması hep karbondioksit üretir. Bu yoğun karbondioksit
üretimine karşı ise bitkiler atmosferdeki karbondioksiti alarak,
atmosfere canlılık için gerekli olan oksijeni bırakırlar. Eğer bitkiler
böyle bir özelliğe sahip olmasaydı, kısa sürede dünya atmosferi
karbondioksitle dolar, canlıların yaşamı için gerekli olan oksijen ise
tükenirdi. Bu çevrim yeryüzündeki kusursuz uyum ve dengenin
örneklerinden sadece biridir.
|
Bitkiler, atmosfer ve okyanuslardaki karbondioksiti
tüketip, organik bileşikler ürettikleri için birer karbon fabrikası ve
çevreyi temizleyen bir arıtma tesisi olarak düşünülebilir.
Solunum yoluyla az miktarda karbondioksit üretirler ve
bunu hemen fotosentez için kullanırlar. Bitkilerin ve tek hücrelilerin
karbondioksit tüketimi, insanların ve hayvanların karbondioksit üretimi
arasındaki denge, okyanuslarda karbonatların üretilmesiyle
eşitlenmiştir. Bu süreçte hava ve suda bulunan fazla miktardaki
karbondioksit tüketilir.
İnsan yaşamı havadaki karbondioksit oranını büyük miktarda artırır. Bu
artış ise küresel ısınma olayına ve bunun bir sonucu olarak sera etkisi
denilen hava sıcaklığının artışına yol açar.
Karbondioksit ve diğer zararlı kimyasalların kullanımı
aynı zamanda asit yağmurlarına da yol açar. Bütün bu zararlı etkilere
karşı en güçlü silah, fotosentez yapan canlılardır. Eğer yeryüzünde
böyle bir denge kurulmamış olsaydı, canlılık hiçbir zaman varlığını
sürdüremez, kısa bir süre içinde oksijen yetersizliğinden ve
karbondioksit zehirlenmesinden yok olurdu. Böyle bir sorunla asla
karşılaşmayız çünkü, herşeyi belli bir ölçü ile takdir edip belirleyen
üstün ilim ve akıl sahibi Rabbimizin yaratışında hiçbir kusur ve
eksiklik yoktur:
Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde
ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle
takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)